İlk Sineme Filmden Günümüze

Sinemanın iki yüzü olduğunu düşünün; karanlık ve aydınlık. ABD yeri gelince sinemayı propaganda amaçlı da kullanmıştır. Genel olarak Hollywood filmleri kendince bir mesajı olan, yaratmaya çalıştığı bir gerçeklik, doğala özdeşlik hissi olan, var olmayanı yaratmaya çalışan, onu pazarlayan filmlerden oluşmaktadır. Hollywood klişeleri diye bir söz vardır. 40'lı yılların kendine göre bir klişeleri vardır. Her dönemin; 60,80,90 ve 2000'lerin de yılların trendine göre özel klişeleri bulunur. Noir (kara film) komedinin, gerilim ve korkunun, aksiyonun ve romantik filmlerin kendi klasmanında değişmez anlatım biçimleri ve karakter refleksleri mevcuttur. Başka önemli bir nokta da; yönetmen sineması bağlamında düşününce, sırf sadece bazı yönetmenlere ait klişelerden bahsetmek mümkün, Tarantino, Scorsese, Kubrick, Jarmusch, Lynch, Hitchcock, Wyler, Ford, Cameron, Capra, Welles, Burton, Allen Spielberg, Hawks, Nolan, Cronenberg, Coenler, Scott, Stone gibi yönetmenler; bu klişelerin ortak olanlarını kullandıkları gibi algı yaratmak da istemişlerdir. Bu filmleri izleyen erkekler kahraman olmak isterler. Kadınlar o göstergelerdeki güzel dudaklı, büyük göğüslü kadınlara benzemek için estetik yaptırırlar. Hollywood yaşam tarzı belki de bize nasıl görünmemiz, nasıl olmamız gerektiğini anlatmaktadır.
Almanya’nın Film Sektöründe İzlediği Yol
Almanya’da ise durumlar daha farklıdır klişeleşmiş hollywood filmlerine alternatif kaliteli filmler cikarabilen sinemadır diyebiliriz. Alman sineması sessiz ve derinden giden, sinema tarihi içinde çok önemli akımlara ev sahipliği yapmış, beynimize kazınan bir çok filmi çıkarmış bir sinemadır. İnsanlar alman sineması kavramı derin bir iz bırakmıştır
Alman sineması korku boyutunda hayatımıza girmiş, fantastik gibi türlerin en temel örneklerini içinde barındıran sinemadır. Dışavurumculuğu ilk defa kullanan Almanya sineması yaşadığı savaşlardan etkilenerek özgün korku ögelerini içinde barındırmıştır. maddi yönden, 1900’lü yılların başlarında avrupa’nın en güçlü devleti olmasına rağmen, sinemaya giriş yılları 1910 yılında başlamıştır. Bu yıldan gibi fransız, amerikan film şirketleri almanya’da çeşitli şubeler açmışlardır. bunların getirdiği canlılık diğer alman film şirketlerine geçmiş ve almanya hızla sinema endüstrisin oluşturmaya başlamıştır. örneğin
1910 yılında almanya’da 1200 tane sinema salonu vardı. Almanya’nın ilk film çalışmalarını yapan isimlerden biri olan oscar messt , “Autoren Film” kurumunu oluşturmuştur. Bu kurumun bünyesine yer alan çalışanlar ile yerli ve yabancı yönetmenlerle çeşitli filmler çekmiştir “Tehlikeli Yaş” , “Rahibin kızı” gibi. Birinci dünya savaşı önce Almanya’da gösterilen filmlerin çoğu yabancı filmlerdi. Savaş yıllarında üretim tamamen durmuş, daha sonra yavaş yavaş eski düzenine dönmeye başlamıştır. Savaşla bağlantılı olarak kahraman asker mottosu, asker ve hemşire arasındaki duygusal hikayeleri anlatan romantik filmler çekilmeye başlanmıştır. 1919-1927 yılları arasında dışavurumculuk akımının altın çağları yaşanmıştır. Sinemada katillerin, ruh hastalarının, çılgın bilim adamlarının öyküleri aktarılmaya başlanmıştır. Abartılmış ve deforme edilmiş dekorlar kullanıldı. Bu dönemin ve dışavurumculuk akımının başyapıtı Robert Wiene’nin çektiği “Caligari’nin Muayenehanesi” filmidir. Bu filmde perspektifi ışıklandırma kullanılarak, şekiller ve mimari bozularak, oyunculara filmin atmosferini yansıtacak şekilde korkunç kıyafetler giydirilmiş ve aşırı makyaj yapılmıştır. Oyuncu hareketleri ise alışılmışın dışında hareketsizdir.
Yine bu dönemde kendini kanıtlamış olan ve dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri sayılan fritz land, 1922 yılında “dr.mabuse,kumarbaz”ı çekmiştir. Film nihilist eylemlerin er geç yenilgiye uğrayacağını anlatan, dışavurumcu kategorisinde başarılı bir örnektir. Fritz Lang 1927 yılında sinema tarihinin en iyi yüz filmi arasına giren Metropolis’i çekerek ilklere imza atmıştır.
Geleceğin sanayi toplumunu ütopik ve fantastik bir biçimde işlemeyi başaran “Metropolis” aynı zamanda ilk bilim kurgu filmi olarak da tarihe de adını yazdırmıştır.
Fransız Sineması Duygu Üzerine Yoğunlaşarak Sinemaya Farklı Bir Boyut Kazandırmıştır
Fransız sineması o dönemde teknoloji ve prodüksiyon bakımından amerikalılarla boy ölçüşemeyiz mottosunu kullanarak küçük bütçeli duygusal filmler üzerine yoğunlaşarak, ulusal sinemamızı Hollywood’a karşı korumaya çalışalım adı altında bir yol izlemişlerdir. Fransiz sinemasinin dogusundan bahsedecek olursak, ta Lumière Kardeşler ve Georges Melies'e uzanmak gerekir. o zaman da goruruz ki, isin temellerinde yine ekonomik kaygılar yatmaktadir. mesela Lumiereler sinemanin bir kac senelik gecici bir moda oldugunu, ne kadar para kazanırlarsa yanlarina kar kalacağını dusunuyorlardi. otuzlu yıllarda amerikan stüdyo sisteminin bir benzeri, senarist üzerine kurulu bir sistemleri varken, günümüzde, yeni dalganin cemberinden gecmis bir endustri olarak fransiz sinemasi, Hollywood tabir ettiğimiz Amerikan sinema endüstrisine kafa tutmayı deneyen tek endüstridir. İkinci Dünya Savaşının fransız sinemasına getirdiği yararlı tek şey, fransızların savaşın kötülüğünü, savaşta yaşananların, ölenlerin dramını anlatan filmler yapmalarıdır. Savaşın olduğu dönemde film çekilecek alanlarda kısıtlı olduğundan, yetersiz imkanlarla ortaya bir sürü film çıkarmışlardır.
Savaş sonrası bu durum fransız aydınlarının dikkatini çekiyor ve hep birlikte bir şeyler yapılması gerektiğini düşünüyorlar ve izlenimcilik kuramı ortaya çıkıyor.
Fransız sinemasında anlık çağrışımlar, düşler, ruhsal sorunlar ve soyut kavramlarla birlikte daha çok bireysel sorunlara ilgi gösteriyorlar. Filmlerini fransız edebiyat geleneğinine dayandırarak sürdürmeye çalışmıştır.
Teknik olarak bolca geniş açı kullanılan filmlerde; oyuncu geçmişi hatırladığı zaman ya da düşlere dalarken kullanılan görüntüyü bulanıklaştırma tekniğini de izleyicileri o dönemlerde etkilemiştir. Bu akım 1924 yılında son bulmuştur.
Sovyet sineması ise sinemanın bir sanat olduğunu 1919'da amaçla sinema devletleştirilmiş, 1922'de de devlet üniversitelerinde bölümü dahi kurulmuştur. Dovchenko rus sinemasına "yeni bir olgu" getiren yetenekli isimler ile birlikte sovyet sineması zirveye ulaşmış ve o dönemin altın çağını yaşamıştır. daha çok bireyi ve toplumsal mücadeleyi anlatmaya yönelik sovyet sinemasında sosyalist gerçekliğinden pek çok ize rastlanabilir. "Amerikan Rüyası"da anlatılan olaylar ile sovyet sinemasında anlatılan birbirine oldukça zıttır.
Her ne kadar Stalin zamanında görülen baskı rejimi sanatçılara neredeyse herşeyi kısıtlayan bir düşünce kontrolü olarak yansımış ve Lenin hükümeti zamanında çekilen filmlerle eşdeğer eserler meydana getirmeyi önlemiş olsa da, Stalin döneminin ardından sinema tekrar yükselişe geçmiştir, fakat Lenin döneminin ihtişamını hiç bir zaman yakalayamamış, sovyetlerin çöküşüyle de göçüp gitmiştir. Sovyet sinemasının başlarında komünist rejimli filmler hakimiyetini korurken sonrasında bu filmler üzerinde bir değişim yoluna gidilmiştir. Daha alt tabana, daha çok halkı anlattıklarına dair filmler çekilmeye başlanmıştır. O dönemler daha iyi incelendiğinde sovyet sinemasının, Avrupa sinemasından ve Amerikan sinemasından farklı bir yolda ilerlediği net bir şekilde görülür.